Algıda Geçicilik

”Değişmeyen tek şey, değişimin ta kendisidir.”

Ceylan Taş

***

Akıp gitmekte olan hayatın içinde, sayısız dönüş noktası var. Değişim, gelişim ve dönüşüm çoğu kez iyidir. Hatta bazı kişisel değişimler büyük yankı uyandırarak, toplumsal algıyı doğuruyor. E güzel. Çünkü ulu bilge Deli Emin’in ibret veren cümelerinde de dediği gibi, ”Sen takla atmayacaksın, ben takla atmayacağım, kim takla atacak?”

Bence ülkemizde en çok değişen iki şey, kaldırım taşları ve çocuk yetiştirme teknikleri. İkisinin ortak başka bir özelliği de var aynı zamanda. Değişmeseler de olur. Değişince daha güzel olmuyorlar yani. Ama değişiyorlar. Değiştiriliyorlar.

Bir zamanlar çocuk denen yaşam belirtisi, hiç ciddiye alınmıyormuş. Hele bugünle kıyaslarsak, fiyuu. Ama bence doksanlarda bu iş rayına girmişti. Tam tadındaydı yani. İstisnaları saymıyorum elbette, onlar 2350 senesinde de var olacaklar.

***

İşler bir garip oldu. Doksanlar çocuğu, iki binler anasıyım. Tam böyle keskin bir viraja denk geldi benim mevzu. Ama doksanlara methiyeler düzüşüm, doksanlar çocuğu olmakla sınırlı değil bence. Çünkü, doksanlarla iki binler arasındaki dev fark, seksenlerle doksanlar arasında yok. Yani bu kısım sanki bir eşik. Belki de başımıza ne geldiyse, milenyum meretiden geldi.

Birimizin, ikimizin değil, hepimizin başına geldi üstelik. Kötü niyetli yaklaşım değil tabii ki, genel algıdan bahsediyorum. Altmış yaşındaki kayınvalidem, sekiz yaşındaki oğlumu ekmek almaya gönderiyorum diye şaşırıyor. Sen benim kocamı sokaklarda büyütürken iyiydi ama? Annem mesela, aman diyor evde bırakıp da bir yere gitme. Ya zaten nereye gideyim bebeleri evde bırakıp? Ama sen bizi kapıda bırakıp pazara gidiyordun ya, şimdi kime hava yapıyorsun?

Esnaf diyor ki, küçücük çocuk beş litre suyu nasıl da yüklenip götürüyor! Hem seviyor hem hayret ediyor yani. Kardeşim çocuk 26 kilo. Yirmi-altı. Beşte birinden daha hafif bir şeyi elbette taşıyabilir. Yani öyle şaşırma ki, bunun olağanüstü bir şey değil normal bir şey olduğunu kabul edip potansiyeline daha rahat ulaşsın. Çünkü normal bir şey. Bak ben mesela, elli kilo değil miyim? Evet, kesinlikle, gram oynamaz ve kimse elli bir demez. On kiloyu gayet de taşırım yani, ne var? Sen beş yaşındayken neler taşıyordun, biz yine sekizi bekledik.

***

Bir sürü bir sürü örnek var, temele geleyim. Çocuk dediğimiz şey, git gide dünyadan izole bir yere konumlandırılıyor. Şöyle bakınca feci aslında. Bir zaman sonra saksıda fesleğen olmadığını anlayınca, eli ayağına dolaşacak. Belki uzun bir süre. Belki de hep… Bir kere -bakkal yakınsa- ekmek almaya koskoca anne gider miymiş ya? Ekmek almak çocukların branşıdır. O koltuk şimdilik Yiğit oğlumun; Deniz kızım büyüyünce de ona devrolacak. Yiğit o dönem markete gidecek, sonra da fatura yatırmaya… Ay her şeyle ben uğraşamam valla, hepsini öğrensinler.

Ben, çocuğundan su isteyene ters ters bakan insan tanıyorum. Ne bakıyorsun yani, hayır mı inşallah?

Biz biz… Su gibi aziz olmamızı dileyen büyüklerin küçükleri… Halk ekmek sırasında dört saat beklemiş çocuklar ve onları bekletmiş bir önceki nesil anneler… Şimdi hepimize birden hangi çılgın zincir vuruyor anlamıyorum. Bu buldumcukluk ozon tabakasından mı sızıyor, Melih Gökçek suyumuza ne katıyor arkadaşlar? Bize neler oluyor? Bir zaman sonra su istemek, ekmeğe göndermek filan hep çocuk istismarı olarak algılanacak diye korkuyor ve sabırsızlıkla algıda geçicilik bekliyorum.

Bu çocukların iki yaşında, dört yaşında, yedi yaş ve ilerleyen dönemde, yani anlaşılan ölene kadar psikolojisi habire bozuluyor ya artık -ki gerçekten bozuluyor şaka değil- o acaba neden öyle di mi? Yani bahsettiklerimle bir ilgisi olmalı gibime geliyor.

***

Son sürüm çocuk büyütme kafası biraz delirmek gibi, bunu anladık; ama kötü bir haberim var. Böyle düşünüyor olmama rağmen, eski usül çocuk büyütme işinin de bu devirde pek işlemediğini biliyorum. Yani tam olarak ne işler, onu bilmiyorum açıkçası. Bir sentez yapayım diyorum; ama parçalar iç içe geçmiyor. Bazen alaturkalıktan ölüyorum, bazen de en çağdaş anneyi tiksindirecek kadar milenyumluyum. Ben de delirdim galiba.

Öte yandan, çocuklar da mı bir garip ki acaba? Tamam, kendi geçmişimizden farklı davranıyoruz çoğu kez; ama onlar da algı ve bekletileriyle mi doğuyorlar anlamadım.

Benim sesim azcık yükselecek olsa, ”Ne bağırıyosun, beni mi dövcen?” derdi annem. Anında hizaya gelirdim. Anneye ses yükseltilir mi hiç, kafayı çalıştırın, anne??

Öyle her konuya dalıp iki çift laf ettirmemek filan nerdeee, büyükler konuşurken küçükler susardı bi zahmet. Şimdi çaydanlık alırken bile minik bireylerimizin fikrini sorduğumuz için, bilmedikleri laf yok tabii. Çocuğun mahremini teşhir olarak algılamayacaksanız, bir kesit aktaracağım. Geçenlerde yemek yemek için yer bakıyoruz ve ”Ben kafe tarzı yerleri sevmiyorum, orada yemeyelim.” dedi oğlum.

Çocuk seni döverim bak.

Yok dövmem de, niyeyse bir anda çok sinirlendim. Kafe tarzı yerleri sevmiyorum ne demek, nimet bulmuş tarz arıyor. Çin lokantasına gidelim annem? Baban ek gıdaya suşiyle geçmiş, anlatmadım ben onu sana. Olmadı güneye kaçıp kinoalı kuşkonmaz salatası yaptırayım paşama? Üstüne de kokonat suyu, nasıl kombin? Gerçi bizim güneyde Adana şalgamı var, pardon.

Biz çocukken bir tek köşedeki Urfalım Kebap vardı, ay başlarında birer lahmacun yer neşemizi bulurduk. Ayran pahalı olduğu için lahmacun arada boğazımıza dururdu ama, anneannen sırtımıza tak diye vurunca iniverirdi. Tarz diyor ya, tasarım yarışmasına katılacağız Ayvalık tostuyla.

***

***

***

Durun, bir saniye.

Allahım ben sabahtan beri ne anlatıyorum? Yani bildiğin, ”Biz sizin yaşınızdayken böyle miydik?!” çağıma gelmişim de haberim yok. Annelerin en gıcık çağı, ıyyy. Yok yok. Pideciden topladığım ıslak mendilleri biriktirmeye başladığım an sinyali farkedip önüne geçmeliydim. Halının altına janjanlı poşet istiflerken de hiç anlamadım ha! Bu sinirler minirler hep ondan demek ki.

Neyse bakın yavrum evladım, Allah taş etmez, onu unutun. Allah bizi çok sever; ama nankör olmayın, dünyanın merkezine kendinizi koymayın, kanaat edin, şükredin. Bu gariban ananıza da saygıda kusur etmeyin e mi? Dokuz ay karnımda taşıdım ben sizi.

Bakın son iki cümle de şimdi geldi mesela. Tamam tamam, olmuşum ben.

Bir ayran çalkalayın da içeyim hele, dilim damağım hep gurudu. Siz neymişiniz böyle, sizinen töbe başedilmez.

***

13 thoughts on “Algıda Geçicilik

  1. Ahh Ceylan, hem güldüm hem düşündüm. Tespitler muazzam. Ve lâkin 9 yaşındaki oğlumu tek başına markete/bakkala gonderemiyorum ben hala. Marketin önünde bekleyip alışverişini kendisinin yapmasını sağlıyorum en fazla. Zaman da değişti galiba, çok fazla şey duyuyor,görüyor ve maalesef insanlara güvenimizi yitiriyoruz yavaş yavaş. Ah biz çocukken böyle miydi? (Hmm ben de oluyorum galiba 😁)

  2. Yine hem güldürüp hem düşündüren harika bi yazı olmuş. Yazılarınızı okumaya bayılıyorum,daha çok yazın lütfen. Sevgiler.

  3. Evet dogru tespitler lakin öneri yok mu bu durumlarla ilgili acaba? Sizin görüşlerinize güvenerekten soruyorum 🙂

  4. Sevgili ceylan arkadaşim.90 larin cocuklari annelerinin yüzünden gelişen teknoloji değişen zibilyon tane kavramdan bu hale geldiler .biz buna nefs psikolojisi ekolüyle bakmakinesi istersek “ahir zaman ümmeti “deriz.Nerden baktigin nerenin merkezinde oldugun cok onemli.Değilse kelimelerin kuyusunda bogulup gideriz.unutma arkadaşım nasılsan öyle bir annesin..hem de her devirde ..

  5. Kaleminize yureginize saglik. Okurken hem gulup hem dusunduren akici harika bi yaziminiz var. Tebrikler….

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir